Yerel seçimler öncesinde iktidara karşı yayınlanan ses kayıtları bir kez daha tüm ülkede kitlesel eylemlerin gerçekleşmesine neden oldu. Yayınlanan kayıtlarla ortalığa saçılanlar, burada örneklemeye gerek duymadığımız fakat muhattaplarınca tutarlı bir şekilde inkar edilemeyen ayyuka çıkmış rezaletlere rağmen AKP’nin %45 oy alması, itiraf etmek gerekir ki çoğumuzu şaşırttı. Biliyoruz ki ana akım medya dediğimiz gazete ve ulusal TV-Radyo kanallarından oluşan medyada kayıtların içerikleri yayınlanmadı ya da çok az ve çarpıtılarak yayınlandı. İçerikler video paylaşım sitelerinde yayınlandı, sosyal medya aracılığıyla yayıldı. Bu yüzden “vergi vermiyorlar” gibi komik bahaneler üretilip twitter, youtube gibi internet sitelerine erişimler engellendi. Yaşananlardan sonra aklımıza doğal olarak şu soru geldi; insanlar tartışılan konuları görüp duymadılar mı yoksa bunları bildikleri halde iktidara destek mi verdiler? Bize göre iki durum da geçerli.
Halkın, kendilerini yönetenlerin kanun dışı ve ahlak dışı alışverişlerinden ne derece haberdar olduğunu anlamak için basit birkaç istatistiğe bakmakta fayda var. TÜİK’in 2011 verilerine göre 52 milyon seçmenin 32,5 milyonu lise ve daha düşük eğitim seviyesine sahip . Bu 32,5 milyon kişiden yalnızca 9,3 milyonunun yani %28’ inin evlerinde internet bağlantısı var ancak kaçının aktif olarak interneti iletişim ya da haber kaynağı olarak kullandığı belirsiz. Yine aynı dönem için Konda verileri eğitim seviyesi düşük bu grubun AKP’ye oy verenlerin %75 ini oluşturduğunu söylüyor.[1] Son seçim dönemi ile 2011 yılı verilerinin pek de farklı olmadığı ön kabulünü yaparak bu verilere bakınca halkın önemli bir kesiminin objektif haber kaynaklarından uzak olması, dolayısıyla gerçeklikten bihaber olması kuvvetli bir olasılık gibi görünüyor.
Diğer taraftan, belirli bir kesimin de tartışılan konulara vakıf olmasına rağmen kayıtsız kaldığını söyleyebiliriz. İnsanların çoğu bankalara borçlu ve sürekli olarak ekonomik riskle yaşamanın stresini damarlarında hissediyor, böylece klasikleşmiş söylemle “istikrara oy” veriyor. İktidar partisinden maddi beklentileri olanları da bu gruba dahil edebiliriz. Tabii bir de iktidar partisini herhangi bir karşılık beklemeden can-ı gönülden destekleyenler vardır ki onları tenzih ederiz.
Özelde iktidar partisinin ne yapıp ettiği, iktidar partisine nasıl bakıldığı ya da geleceğinin ne olacağı burada tartışacağımız konu açısından çok önemli değil. Seçimler, oy oranları, kimin ne kadar oy (ç)aldığı ve sahte demokrasi oyunları da önemli değil. Öyle ya, demokratik sistemde çoğunluğun seçtiği yöneticiler yaşadığımız sistemi belirlemekte ve tüm halkı yönetmekte. Bununla birlikte çoğunluğun seçimini nelerin belirlediği göz ardı edilmektedir. Hepimiz özgür irademizle vatandaşlık görevimizi yerine getiriyoruz (!) demek fazlasıyla iyimser bir bakış açısı.. Seçimler ve iktidar partisi ilişkisi örneğiyle aslında daha büyük ve kronik bir sorunu anlamaya çalışıyoruz. Kısa bir dönem için örneklediğimiz durum yani halk ile devlet arasındaki bilerek ya da bilmeden gerçekleşen mecburi uzlaşma sadece örneklediğimiz döneme ait değildir. Kapitalizmin temel işleyiş mekanizmalarından biri işte bu zoraki uzlaşmadır. Kapitalizmin krizlerden ve bunalımlardan her seferinde alnının akıyla çıkabilmesi için başvurduğu temel mekanizmalarından birisi bu zoraki uzlaşmadır. Halk ile yöneticiler arasındaki bu uzlaşmayı siyasi literatüre yerleşmiş “Suni Denge” kavramı ile ifade edebiliriz.
Suni dengenin en açık göstergesi, onca haksızlığa ve adaletsizliğe rağmen halk kitlelerinin bozuk düzene karşı tepkisizleşmesidir. Mahir Çayan’dan öğrendiğimiz bu kavram, ilk olarak 60’lı yıllarda Fransız devrimci Regis Debray tarafından kullanılmıştır. Çok daha eskilere giderek suni dengenin farklı şekilde ifade edildiğini görebiliriz. Örneğin 18. yy’da yaşamış bir Alman filozofu olan Baron d’Holbach da benzer bir tespit yapar ve “salgın yanılgı hastalığı” kavramını tanımlar. Holbach’a göre egemenlerin güçlerini ve iktidarlarını pekiştirmek üzere başvurduğu tedbirler herkesi doğuştan salgın bir hastalığa, yanılgı hastalığına mahkum etmiştir.
Egemen kesimin kitle iletişim araçları ve bütün ideolojik aygıtlarıyla, tüm gücünü kullanarak yarattığı bu denge bize göre artık pamuk ipliğine bağlıdır çünkü günümüzde halkın elinde yalana yaşama imkanı tanımayan, insanlık tarihinde görülmemiş silahlar var. Egemen gücün hegamonyasını zayıflatan bu silahlar, tarihsel bir zorunluluk olarak üretici güçlerin topluma sunduğu araçlardır. Tarihe dönüp baktığımızda, tüm toplumlarda üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında nedensel bir ilişki görürüz. Üretici güçlerden kasıt bilim, bilimin pratik uygulaması olan teknoloji ve emektir. Üretim ilişkileri ise en basit tanımıyla üretici sınıf ile üretim araçlarına sahip sınıf arasındaki ilişkilerdir. Üretici güçler geliştikçe zorunlu olarak toplumdaki üretim ilişkileri değişir.
İnsanlık avcı-toplayıcı olarak yaşarken dönemin teknolojik gelişimi ile birlikte bir kesim topraktan planlı olarak yararlanmayı öğrendi. Verimli ve planlı gerçekleşen üretim faaliyeti neticesinde insanoğlu yiyebileceğinden fazlasını yani “artık-ürün”ü elde etmeyi başardı. Artık-ürünle birlikte devran değişti, toplumda sınıflar görülmeye başlandı. Sınıflı toplumda da teknolojik dinamikler değişip geliştikçe, zamanla, zorunlu olarak köle-efendi, serf-senyör, maraba-ağa, köylü-lord ve nihayet işçi-patron ilişkileri görüldü. Her zaman üretici güçlerdeki gelişme ile üretim ilişkileri nedensel bir ilişki görülmektedir.
Üretim ilişkilerini belirleyen üretici güçlerdeki temel dinamik her zaman teknoloji ve teknolojinin evrimi olmuştur. Fakat üretim ilişkileri salt üretici güçlere bağlı değil, aynı zamanda ezilen kesimin özgürlük mücadelesine de bağlı olmuştur. Örneğin, toprağı ekip biçmek için kullanılan araçlar geliştikçe köle emeği verimsizleşmiş, diğer taraftan kölelerin mücadeleleri sonuç vermiş, toprağın bir kısmını kendi için kullanan serf ortaya çıkabilmiş ve egemen sınıf da buna göre şekillenmiştir. 16. yy’da görülmeye başlayan burjuvazi sanayi devrimi ile etkisini arttırmış, eskiden kalan egemen sınıfın etki alanını daraltmış ve zamanla proletaryanın doğmasına neden olmuştur. Asıl belirleyici mekanizmanın yanı sıra ezilen kesimlerin özgürlük mücadelesi tarihsel gelişmenin inkar edilmez ayağıdır. Diyebilir ki toplumların tarihsel gelişiminin lokomotifi üretici güçlerin gelişmesi olmuş, özgürleşme ve eşitlik temelinde mücadelelerle birlikte üretim ilişkilerini değişime zorlamıştır.
Üretici güçler ve üretim ilişkilerinin nedensel ilişkiyi, üretim ilişkilerinin değişime zorlanmasını günümüzde de açıkça görebiliyoruz. Hatta daha da ileri giderek, artık sınıflı toplumun sonunu getirecek değişimlerin nüvelerini görebildiğimizi, üretim ilişkilerinin muhafaza edilmesi amacıyla kurulan ve yukarıda tanımldığımız suni dengenin de gelişen üretici güçler karşısında artık var olamayacağını iddia ediyoruz. Teknolojinin geldiği seviye ve çevremizde gözlemlediğimiz örnekler bize bunu söylüyor. Halkın yarattığı iletişim ağı yalana yaşama imkanı tanımamakta. Haber kaynakları belirli ellerde değil tüm topluma yayılmış, teyyit edilebilir ve anlık güncellenebilir. Maddi imkansızlıkları aşmaya olanak tanıyan organizasyonlar, yardımlaşmalar imece usülü yayılmakta.İletişim ve haber kaynaklarının yanı sıra bilgi de artık belirli ellerde değil. Birkaç dakika içerisinde kişiye özel olmayan yani topluma mal edilebilen bilim, edebiyat, tarih ya da sanatla ilgili herhangi bir bilgiye ulaşabiliyoruz. Çok küçük ücretler karşılığında istediğimiz müzik, film ya da kitaba sahip olabiliyoruz. Açık kaynak kodlu yazılımlar ve her teknik ayrıntısı halka açık olan donanımlar apayrı bir pencere açıyor. Devasa sayıda katılımcıdan oluşan bu kollektif çalışmalar herhangi bir kapitalist şirketin başedebileceğinden çok daha fazlası. Örneğin, giderek yaygınlaşan linux işletim sistemi bu alandaki en büyük ticari firma olan Microsoft’un bile binlerce mühendisinin yıllarca emek vermesiyle oluşturulabilirdi. Halkın kullanımına açık, güvenli, gerekli teknik bilgiyle ekleme ve çıkarmalar yapılabilen, kollektif emek ürünü “toplumcu” teknoloji..Diğer taraftan güzel fikirleri olup da maddi imkanları olmayan kişiler organize olup projelerini gerçekleştirebilmekte. Mesela internetteki “indiegogo” gibi siteler buna imkan sağlamakta. Bazen buralarda Spike Lee gibi ünlü bir yönetmenin yapacağı bağımsız film için bağış topladığını bile görebiliyoruz. Geçtiğimiz günlerde, Berkin Elvan için New York Times gazetesine tam sayfa ilan verebilmek için yürütülen kampanyada benzer bir organizasyona şahit olmuştuk. Çok kısa bir süre içerisinde 60 bin dolar gibi bir meblağa ulaşılmıştı ve ilan verilmişti.
İletişim kanallarının mülkiyeti egemen sınıfın elindeyken bu yenilikler ne kadar sağlıklı olabilir diye sorbilirsiniz. Böylesi bir sorunu aşmanın yolları da kendiliğinden gelişiyor, alternatifler hemen yaratılabiliyor. Örneğin bir grup kişi halkın kullanımına sunulacak “Açık Kaynak Kodlu Uydu” projesi için bağış toplamaktaydı ve şimdiye kadar bir hayli yol kat edebildiler. İnternet yasaklarının tartışıldığı günlerde internetin kendisine bile alternatif sunan çalışmaları gördük (outernet)[2]. Bazı durumlarda kötü niyetli kimselerce iletişim kanalları kısa süreli manüple edilebilmesine rağmen yapısı itibariyle yaratılmaya çalışılan manüplasyonlar etkisiz kılınmaktadır. Sosyal medyada bunun fazlasıyla örneğini gördük.
Anlatmaya çalıştığımızı özetlersek; gerici egemen çevrelerin toplumdaki suni-zoraki dengeyi sağlamasının en önemli yolu, geniş kitlelerin bilinç seviyelerine müdahale ederek büyük yanılgıları gerçekmiş gibi kabullemelerini sağlamak. Bilim ve teknolojinin geldiği bu aşamada tüm toplum gerçeklere çok daha kolay ulaşmakta ve yaşanılan her şeyden büyük ölçüde haberdar olmaktadır. Bu durum hem suni dengeyi oldukça zayıflatmada, hem de üretim ilişkilerini değişmeye zorlamakta. Diğer taraftan haksızlıklar ve eşitsizlikler karşısında kolayca organize olmanın koşulları da sağlanmaktadır. Ama biliyoruz ki dünyanın değişmesi için yukarıda bahsettiğimiz nesnel koşullar gerekli olmasına rağmen yeterli değildir. Yeter koşulun sağlanması için değişimden çıkarı olan kesimlerin irade ve insiyatif koymasını gereiyor. Suni dengeyi sağlamak için ellerinde bilinç çarpıtma araçlarının yanı sıra ekonomik yaptırımlar da olan egemenlerin karşısında, hayatını emeğiyle kazanan bizlerin omuz omuza vererek gerçek anlamda özgürlüklerimizi kazanmamız gerekiyor. Artık elimiz daha güçlü, tarih bizden yana…
1. Can Gürses, Radikal, “Seçim bilimi yeni bir dönemi işaret ediyor: Demokratlar-Muhafazakarlar”
2. http://birgun.net/haber/internet-yerine-outernet-11638.html
*Bu yazı 2014 yılında Kirpi edebiyat ve düşün dergisinde yayınlanmıştır. http://www.kirpiedebiyat.com/suni-denge-ve-teknolojik-dinamikler-ahmet-cihan-akinca/
Halkın, kendilerini yönetenlerin kanun dışı ve ahlak dışı alışverişlerinden ne derece haberdar olduğunu anlamak için basit birkaç istatistiğe bakmakta fayda var. TÜİK’in 2011 verilerine göre 52 milyon seçmenin 32,5 milyonu lise ve daha düşük eğitim seviyesine sahip . Bu 32,5 milyon kişiden yalnızca 9,3 milyonunun yani %28’ inin evlerinde internet bağlantısı var ancak kaçının aktif olarak interneti iletişim ya da haber kaynağı olarak kullandığı belirsiz. Yine aynı dönem için Konda verileri eğitim seviyesi düşük bu grubun AKP’ye oy verenlerin %75 ini oluşturduğunu söylüyor.[1] Son seçim dönemi ile 2011 yılı verilerinin pek de farklı olmadığı ön kabulünü yaparak bu verilere bakınca halkın önemli bir kesiminin objektif haber kaynaklarından uzak olması, dolayısıyla gerçeklikten bihaber olması kuvvetli bir olasılık gibi görünüyor.
Diğer taraftan, belirli bir kesimin de tartışılan konulara vakıf olmasına rağmen kayıtsız kaldığını söyleyebiliriz. İnsanların çoğu bankalara borçlu ve sürekli olarak ekonomik riskle yaşamanın stresini damarlarında hissediyor, böylece klasikleşmiş söylemle “istikrara oy” veriyor. İktidar partisinden maddi beklentileri olanları da bu gruba dahil edebiliriz. Tabii bir de iktidar partisini herhangi bir karşılık beklemeden can-ı gönülden destekleyenler vardır ki onları tenzih ederiz.
Özelde iktidar partisinin ne yapıp ettiği, iktidar partisine nasıl bakıldığı ya da geleceğinin ne olacağı burada tartışacağımız konu açısından çok önemli değil. Seçimler, oy oranları, kimin ne kadar oy (ç)aldığı ve sahte demokrasi oyunları da önemli değil. Öyle ya, demokratik sistemde çoğunluğun seçtiği yöneticiler yaşadığımız sistemi belirlemekte ve tüm halkı yönetmekte. Bununla birlikte çoğunluğun seçimini nelerin belirlediği göz ardı edilmektedir. Hepimiz özgür irademizle vatandaşlık görevimizi yerine getiriyoruz (!) demek fazlasıyla iyimser bir bakış açısı.. Seçimler ve iktidar partisi ilişkisi örneğiyle aslında daha büyük ve kronik bir sorunu anlamaya çalışıyoruz. Kısa bir dönem için örneklediğimiz durum yani halk ile devlet arasındaki bilerek ya da bilmeden gerçekleşen mecburi uzlaşma sadece örneklediğimiz döneme ait değildir. Kapitalizmin temel işleyiş mekanizmalarından biri işte bu zoraki uzlaşmadır. Kapitalizmin krizlerden ve bunalımlardan her seferinde alnının akıyla çıkabilmesi için başvurduğu temel mekanizmalarından birisi bu zoraki uzlaşmadır. Halk ile yöneticiler arasındaki bu uzlaşmayı siyasi literatüre yerleşmiş “Suni Denge” kavramı ile ifade edebiliriz.
Suni dengenin en açık göstergesi, onca haksızlığa ve adaletsizliğe rağmen halk kitlelerinin bozuk düzene karşı tepkisizleşmesidir. Mahir Çayan’dan öğrendiğimiz bu kavram, ilk olarak 60’lı yıllarda Fransız devrimci Regis Debray tarafından kullanılmıştır. Çok daha eskilere giderek suni dengenin farklı şekilde ifade edildiğini görebiliriz. Örneğin 18. yy’da yaşamış bir Alman filozofu olan Baron d’Holbach da benzer bir tespit yapar ve “salgın yanılgı hastalığı” kavramını tanımlar. Holbach’a göre egemenlerin güçlerini ve iktidarlarını pekiştirmek üzere başvurduğu tedbirler herkesi doğuştan salgın bir hastalığa, yanılgı hastalığına mahkum etmiştir.
Egemen kesimin kitle iletişim araçları ve bütün ideolojik aygıtlarıyla, tüm gücünü kullanarak yarattığı bu denge bize göre artık pamuk ipliğine bağlıdır çünkü günümüzde halkın elinde yalana yaşama imkanı tanımayan, insanlık tarihinde görülmemiş silahlar var. Egemen gücün hegamonyasını zayıflatan bu silahlar, tarihsel bir zorunluluk olarak üretici güçlerin topluma sunduğu araçlardır. Tarihe dönüp baktığımızda, tüm toplumlarda üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında nedensel bir ilişki görürüz. Üretici güçlerden kasıt bilim, bilimin pratik uygulaması olan teknoloji ve emektir. Üretim ilişkileri ise en basit tanımıyla üretici sınıf ile üretim araçlarına sahip sınıf arasındaki ilişkilerdir. Üretici güçler geliştikçe zorunlu olarak toplumdaki üretim ilişkileri değişir.
İnsanlık avcı-toplayıcı olarak yaşarken dönemin teknolojik gelişimi ile birlikte bir kesim topraktan planlı olarak yararlanmayı öğrendi. Verimli ve planlı gerçekleşen üretim faaliyeti neticesinde insanoğlu yiyebileceğinden fazlasını yani “artık-ürün”ü elde etmeyi başardı. Artık-ürünle birlikte devran değişti, toplumda sınıflar görülmeye başlandı. Sınıflı toplumda da teknolojik dinamikler değişip geliştikçe, zamanla, zorunlu olarak köle-efendi, serf-senyör, maraba-ağa, köylü-lord ve nihayet işçi-patron ilişkileri görüldü. Her zaman üretici güçlerdeki gelişme ile üretim ilişkileri nedensel bir ilişki görülmektedir.
Üretim ilişkilerini belirleyen üretici güçlerdeki temel dinamik her zaman teknoloji ve teknolojinin evrimi olmuştur. Fakat üretim ilişkileri salt üretici güçlere bağlı değil, aynı zamanda ezilen kesimin özgürlük mücadelesine de bağlı olmuştur. Örneğin, toprağı ekip biçmek için kullanılan araçlar geliştikçe köle emeği verimsizleşmiş, diğer taraftan kölelerin mücadeleleri sonuç vermiş, toprağın bir kısmını kendi için kullanan serf ortaya çıkabilmiş ve egemen sınıf da buna göre şekillenmiştir. 16. yy’da görülmeye başlayan burjuvazi sanayi devrimi ile etkisini arttırmış, eskiden kalan egemen sınıfın etki alanını daraltmış ve zamanla proletaryanın doğmasına neden olmuştur. Asıl belirleyici mekanizmanın yanı sıra ezilen kesimlerin özgürlük mücadelesi tarihsel gelişmenin inkar edilmez ayağıdır. Diyebilir ki toplumların tarihsel gelişiminin lokomotifi üretici güçlerin gelişmesi olmuş, özgürleşme ve eşitlik temelinde mücadelelerle birlikte üretim ilişkilerini değişime zorlamıştır.
Üretici güçler ve üretim ilişkilerinin nedensel ilişkiyi, üretim ilişkilerinin değişime zorlanmasını günümüzde de açıkça görebiliyoruz. Hatta daha da ileri giderek, artık sınıflı toplumun sonunu getirecek değişimlerin nüvelerini görebildiğimizi, üretim ilişkilerinin muhafaza edilmesi amacıyla kurulan ve yukarıda tanımldığımız suni dengenin de gelişen üretici güçler karşısında artık var olamayacağını iddia ediyoruz. Teknolojinin geldiği seviye ve çevremizde gözlemlediğimiz örnekler bize bunu söylüyor. Halkın yarattığı iletişim ağı yalana yaşama imkanı tanımamakta. Haber kaynakları belirli ellerde değil tüm topluma yayılmış, teyyit edilebilir ve anlık güncellenebilir. Maddi imkansızlıkları aşmaya olanak tanıyan organizasyonlar, yardımlaşmalar imece usülü yayılmakta.İletişim ve haber kaynaklarının yanı sıra bilgi de artık belirli ellerde değil. Birkaç dakika içerisinde kişiye özel olmayan yani topluma mal edilebilen bilim, edebiyat, tarih ya da sanatla ilgili herhangi bir bilgiye ulaşabiliyoruz. Çok küçük ücretler karşılığında istediğimiz müzik, film ya da kitaba sahip olabiliyoruz. Açık kaynak kodlu yazılımlar ve her teknik ayrıntısı halka açık olan donanımlar apayrı bir pencere açıyor. Devasa sayıda katılımcıdan oluşan bu kollektif çalışmalar herhangi bir kapitalist şirketin başedebileceğinden çok daha fazlası. Örneğin, giderek yaygınlaşan linux işletim sistemi bu alandaki en büyük ticari firma olan Microsoft’un bile binlerce mühendisinin yıllarca emek vermesiyle oluşturulabilirdi. Halkın kullanımına açık, güvenli, gerekli teknik bilgiyle ekleme ve çıkarmalar yapılabilen, kollektif emek ürünü “toplumcu” teknoloji..Diğer taraftan güzel fikirleri olup da maddi imkanları olmayan kişiler organize olup projelerini gerçekleştirebilmekte. Mesela internetteki “indiegogo” gibi siteler buna imkan sağlamakta. Bazen buralarda Spike Lee gibi ünlü bir yönetmenin yapacağı bağımsız film için bağış topladığını bile görebiliyoruz. Geçtiğimiz günlerde, Berkin Elvan için New York Times gazetesine tam sayfa ilan verebilmek için yürütülen kampanyada benzer bir organizasyona şahit olmuştuk. Çok kısa bir süre içerisinde 60 bin dolar gibi bir meblağa ulaşılmıştı ve ilan verilmişti.
İletişim kanallarının mülkiyeti egemen sınıfın elindeyken bu yenilikler ne kadar sağlıklı olabilir diye sorbilirsiniz. Böylesi bir sorunu aşmanın yolları da kendiliğinden gelişiyor, alternatifler hemen yaratılabiliyor. Örneğin bir grup kişi halkın kullanımına sunulacak “Açık Kaynak Kodlu Uydu” projesi için bağış toplamaktaydı ve şimdiye kadar bir hayli yol kat edebildiler. İnternet yasaklarının tartışıldığı günlerde internetin kendisine bile alternatif sunan çalışmaları gördük (outernet)[2]. Bazı durumlarda kötü niyetli kimselerce iletişim kanalları kısa süreli manüple edilebilmesine rağmen yapısı itibariyle yaratılmaya çalışılan manüplasyonlar etkisiz kılınmaktadır. Sosyal medyada bunun fazlasıyla örneğini gördük.
Anlatmaya çalıştığımızı özetlersek; gerici egemen çevrelerin toplumdaki suni-zoraki dengeyi sağlamasının en önemli yolu, geniş kitlelerin bilinç seviyelerine müdahale ederek büyük yanılgıları gerçekmiş gibi kabullemelerini sağlamak. Bilim ve teknolojinin geldiği bu aşamada tüm toplum gerçeklere çok daha kolay ulaşmakta ve yaşanılan her şeyden büyük ölçüde haberdar olmaktadır. Bu durum hem suni dengeyi oldukça zayıflatmada, hem de üretim ilişkilerini değişmeye zorlamakta. Diğer taraftan haksızlıklar ve eşitsizlikler karşısında kolayca organize olmanın koşulları da sağlanmaktadır. Ama biliyoruz ki dünyanın değişmesi için yukarıda bahsettiğimiz nesnel koşullar gerekli olmasına rağmen yeterli değildir. Yeter koşulun sağlanması için değişimden çıkarı olan kesimlerin irade ve insiyatif koymasını gereiyor. Suni dengeyi sağlamak için ellerinde bilinç çarpıtma araçlarının yanı sıra ekonomik yaptırımlar da olan egemenlerin karşısında, hayatını emeğiyle kazanan bizlerin omuz omuza vererek gerçek anlamda özgürlüklerimizi kazanmamız gerekiyor. Artık elimiz daha güçlü, tarih bizden yana…
1. Can Gürses, Radikal, “Seçim bilimi yeni bir dönemi işaret ediyor: Demokratlar-Muhafazakarlar”
2. http://birgun.net/haber/internet-yerine-outernet-11638.html
*Bu yazı 2014 yılında Kirpi edebiyat ve düşün dergisinde yayınlanmıştır. http://www.kirpiedebiyat.com/suni-denge-ve-teknolojik-dinamikler-ahmet-cihan-akinca/

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder