21 Haziran 2018 Perşembe

YAPAY SİNİR AĞLARI HAKKINDA TEMEL BİLGİLER

DOĞAL SİNİR AĞI
Doğal bir sinir ağı, nöronlar arası bağlantılardan müteşekkildir. Bir insanın beyninde yaklaşık 86 milyar, bir şempanzede yaklaşık 28 milyar, bal arasında 960 bin nöron vardır. 1 milimetre uzunluğunda ve 65 mikrometre kalınlığında bir canlı olan iplik kurdunda ise 320 adet nöron vardır.. 

Tipik bir nöronun yapısı şekildeki gibidir.


Axon terminalleri başka nöronların dendritlerine bağlıdır. Bağlantı noktalarına sinaps, bağlantıların tamamına ise sinaptik bağlantı denir. Sinaptik bir bağlantı yapısı aşağıdaki şekildeki gibidir.
 

 
Akson ve dendritler arasında elektrokimyasal etkileşim vardır. İyon seviyelerindeki değişim belirli bir eşik değerini aştığında bir taraftan diğerine elektron akışı gerçekleşir. Elektronlar yani elektrik akımı ise hareketlerimizi, düşüncelerimizi ve tüm eylemlerimizi yaratır. Kolumuzu kaldırırken elektronlar kas hücrelerinin kasılmasını sağlar, hayal kurarken bazı nöron gruplarından başka gruplara akışlar gerçekleşir, hormanların salgılanması sağlanır vesaire.

Bilim insanları, nöronların yukarıda özetlediğimiz yapılarını gözlemlediklerinde bunun matematiksel olarak modellenebileceğini düşündüler. Bir sistem matematiksel olarak modellendikten sonra farklı yapay yapılarda taklit edilebilir. Yapay sinir ağlarının temeli bu şekilde atılmıştır. 


Yukarıdaki matematiksel model şunu ifade eder; inputlardan (dendritlerden) alınan bilgi W denilen bazı ağırlık oranlarıyla çarpılır (dendrit kanallarındaki kimyasal seviyeler), toplanır (nöron gövdesine girer), sonra f denilen bir aktivasyon fonksiyonuna girer (aksonun kimyasal yapısı), sonrası ise çıkış. Doğal yapıda akson çıkışında hangi miktarda elektron üretileceği bizim bu modelimizde çıkış kavramına denk geliyor.

Şimdi biz aklımızın ürünü yani doğal zeka ürünü olan bir problemi, yukarıdaki gibi modellediğimiz bir yapay sinir ağına çözdüreceğiz. 

XOR MANTIK KAPISININ YAPAY SİNİR AĞI İLE GERÇEKLEŞTİRİLMESİ
 
XOR mantık kapısı için giriş (x1,x2) ve çıkış (y) bağlantıları şu şekildedir;
 
 
İki giriş ve bir çıkışa sahip bir yapay sinir ağı tasarlamalıyız. Mesela şöyle bir şey;
 
 
Burada X1, X2 giriş, A,B,C ara katman (buna gizli de derler) ve Ç çıkış nöronlarıdır. w1-w9 ise ağırlık çarpanlarıdır. Bir yapay sinir ağında girişler ve ağırlık çarpanları çarpılıp toplanarak çıkış değerleri oluşturulur. Yapay sinir ağının başka bir numarası yoktur. Keza beynin temel çalışma yapısının da bundan çok bir farkı yoktur. Fakat bu yapı binlerce ve milyonlarca elemandan oluştuğunda hayran kalınacak güzellikler yaratmaktadır.

Temel amacımız Öyle matematiksel çarpanlar bulacağız ki girişe uygulanan her bir “XOR giriş” değeri için sistem uygun “XOR çıkış” değerini verecek.

İlk aşamada ağırlık çarpanlarını rastgele alıyoruz çünkü ne oldularını bilmiyoruz. Amacımız bunların değerlerini bulmak olacaktır.
 
 
x1*w1 değeri A nöronuna girmektedir, aynı zamanda x2*w2 değeri de A nöronuna girmektedir. Yani giriş ile ağırlık çarpımı ilgili nöronun girdisidir. Örneğin 1. giriş değerimize göre A nöronu;

A = x1*w1 + x2*w2 = 0 * 0.1 + 0 * 0.2 = 0 ‘dır.

X1, X2 haricindeki her bir nöronun bir aktivasyon fonksiyonu vardır. Giriş değeri bu aktivasyon fonksiyonunun girdisidir, fonksiyonun çıktısı ise nöronun çıkışına yansır. Farklı aktivasyon fonksiyonları kullanılmaktadır. En yaygın olanlarından biri sigmoid fonksiyonudur. 

sigmoid = 1 / (1+e^(-x)) fonksiyonudur ve eğrisi aşağıdaki gibidir.
 

 
şimdi her nöronun 1. giriş değeri için yani (x1,x2) = (0,0) için ürettiği çıkış değerini görelim.
 
 
çıkış nöronu olan Ç için giriş değeri;
Ç-giriş = sigmoid(A)*w7 + sigmoid(B)*w8 + sigmoid(C)*w9
= 0.5*0.7 + 0.5*0.8 + 0.5*0.9
= 1.2
 
Ç nöronunun çıkışı giriş değerinin sigmoid değeri olduğuna göre
Çıkış = sigmoid(Ç) = 0.7685248 

Şimdiye değin yaptıklarımızı özetlersek giriş değeri (x1,x2) = (0,0) için ve rastgele belirlediğimiz w1-9 ağırlık değerlerine göre 0.7685248 çıkış değeri bulduk. Benzer şekilde, her giriş çifti için bulduğumuz çıkış değerlerini ve bulduklarımız ile olması gereken değerler arasındaki farkları yani hataları yazalım; 
 
 
Çıkıştaki hatayı minimize edecek yeni w değerleri bulmalıyız ama nasıl bulacağız? Bu iş için farklı algoritmalar kullanılabilir. Bizim kullanacağımız yöntemde aktivasyon fonksiyonunun türevini alacağız. Türev, değişim hızı ve yönünü bize verecektir. Çıkış hatası ile bu türevi çarparak w ağırlıklarını hangi yönde ve ne oranda artırıp azaltabileceğimizi buluruz. Bu işlemi defalarca yaparak en uygun ağırlık değerlerini buluruz. Bu yönteme backpropagation denir. Türkçesi geri yayılma. Çıkış nöronu için bunun nasıl hesaplanacağını adım adım görelim; 
 
Çıkış nöronunun giriş değeri = w7*Aout + w8*Bout + w9*Cout
Çıkış nöronunun çıkış değeri = sigmoid(Çıkış nöronunun giriş değeri)
Hata = Çıkış nöronunun çıkış değeri - istenilen çıkış değeri
Delta çıkış = SigmoidinTürevi(Çıkış nöronunun giriş değeri) * hata
Buna "global hata" da diyebiliriz.

Hataya göre yeni ağırlık çarpanları bulmalıyız. Örneğin;
Yeni w7 değeri = Eski w7 değeri + Delta çıkış * Aout

w1-w6 ağırlıkları aynı mantıkla hesaplanabilir;
Yeni w1 değeri = Eski w1 değeri + x1*(SigmoidinTürevi(Ain)*Delta çıkış*eski w7)

Bu şekilde w1-w9 yeni ağırlık çarpanlarını buluruz. Her bir w için ilgili giriş çıkış nöronlarıyla aynı hesaplamaları yaparız. Yeni çarpanları sisteme uygularsak, çıkış değerlerinin bizim istediğimiz çıkışlara yaklaştığını görürüz. 
 

Gördüğünüz gibi her defasında çıkışlar olması gerektiği değere doğru evriliyor.
Bu işlemi 10000 defa yaparsak..

 10 bin düzeltme sonrası değerler olması gereken değerleri bir hayli yakınsamış görünüyor. 10bin düzeltme sonra mesela (x1,x2) = (1,1) değerleri için hesaplanan w1-w9 ağırlık çarpanlarımız ise şunlar; 


(1.251617 1.351617 0.7538233 0.8538233 7.1306686 7.2306686 -2.1630681 -2.2256228 -1.628696 )

Başlangıçta ağırlık çarpanlarını rastgele w = [0.1 0.2 0.3 0.4 0.5 0.6 0.7 0.8 0.9] yazmıştık. 10 bin defa hata düzeltmesi yaptık yeni ağırlık çarpanları bulduk. Son bulduğumuz ağırlık çarpanlarını aşağıdaki şekilde görülen sistemimizde yerine koyarsak (1,1) giriş değerlerine karşın 0.0040834 çıkış değerini verir. 0 olmalıydı fakat çok küçük bir hata payıyla bu değere yaklaştık. 

İşte yapay sinir ağlarının en temel işleyişi böyledir..

DOĞRUSAL REGRESYON NEDİR?

Doğrusal regresyon, birbirleriyle bağlantılı iki değişken arasında doğrusal bir ilişki bulma yöntemidir. Matematik diliyle ifade edersek; x-y koordinat sisteminde belirlenen rastgele (xi,yi) noktalarını mümkün olan en makul doğru denklemiyle ifade etmektir. Bu yöntemi basit bir örnek üzerinden inceleyelim.
 
Yukarıdaki noktaları ifade eden doğru denklemimiz y = a + bx formunda olacaktır. b değeri doğrunun eğimi, a ise y eksenini kestiği noktadır. Bu doğru denklemine kullanarak grafikteki her x değeri için bulacağımız y değerini a ve b bilinmeyenlerine göre yazabiliriz. Buna ỹ diyelim. ỹ ile bizim asıl y noktalarımız arasında doğal olarak farklar olacaktır.,
 
Amacımız, hesaplanan hata farklarının minimum değerde olacağı doğruyu çizebilmek. Başta ifade ettiğimiz “en makul doğru denklemi” ancak bu şekilde gerçekleşebilir. Yani her x değeri için hesaplanan (y - ỹ) hata değerlerinin toplamı minimum olmalı. Burada önemli bir problemle karşı karşıyayız; hataları nasıl toplayacağız? 

Minimum Hata Nasıl Bulunur?
Her x değeri için bulduğumuz y hata farklarını bir kaç yöntemle inceleyebiliriz;
  • Toplayalım: Hataların bir kısmı negatif, bir kısmı da pozitif olacaktır. Bu sebeple hataları olduğu gibi toplarsak pozitif hatalar ile negatif hatalar birbirini yok edecek, sönümleyecektir. Öyleyse hata değerlerini olduğu gibi toplarsak anlamsız sonuçlar elde ederiz.
  • Mutlak değerlerini toplayalım: Hataların mutlak değerlerini toplarsak ve bu değeri minimize etmeye çalışırsak bu defa da yüksek hataya sahip bazı doğrular hata açısından avantajlı görünür. Yani hata toplamı nümerik olarak küçük olabilir ama çizeceğimiz doğru alakasız bir hat üzerinde olabilir. Örneğin aşağıdaki şekilde soldaki durum sağdakine göre daha yüksek hatalı olmasına rağmen mutlak değere göre değerlendirme yapacak olursak soldakini seçerdik.

Yukarıdaki iki yöntem de hata yapmamıza sebep olur. Hem farklı işaretli hataların birbirini sönümlemesini önleyeceğiz hem de daha yüksek hataları ağırlıklandıracağız yani etkilerini artıracağız. Öyleyse hataların karesini almak bizi bu dertlerden kurtaracaktır. Aslında hataların çift kuvvetlerinin tamamı bizi doğru sonuca götürecektir ama 4. kuvvet ve daha yüksek kuvvetler gereksiz işlem yükü doğuracak ve 2. kuvvet ile aynı sonucu verecektir. Çünkü 2. kuvvet de hataların ağırlıklandırılması için kâfidir. 

Hataların Karelerinin Toplanması
Yukarıdaki tabloda her x değeri için y - ỹ hatası olarak bulduğumuz değerleri toplamalıyız. 


 
düzenlersek 
 
Görülüyor ki hata fonksiyonumuz a ve b değişkenlerine bağlı. Bu fonksiyonun minimum noktasındaki a ve b değerlerini bulduğumuzda problemimizi çözmüş olacağız. Problemimizi bir fonksiyona indirgediğimize göre buna maliyet fonksiyonu diyebiliriz (ing. “cost function”). 

Maliyet Fonksiyonunun Minimum Noktası
Yukarıda bulduğumuz 5a2 + 55b2 + 30ab - 34a - 112b + 63 fonksiyonunun neye benzediğine bir bakalım. Bunun en zahmetsiz yolu açık kaynak kodlu bir nümerik analiz programı olan Octave’ın online versiyonunu kullanmak. Bilgisayara indirip kurma zahmetinden kurtardığı için ve telefon ve tabletten dâhi kullanılabildiği için güzel bir alternatiftir.

https://octave-online.net/ sitesine giriyoruz ve sırasıyla şu komutları yazıyoruz;

a = -10 : 0.1 : 10
b = -10 : 0.1 : 10
F = 5*a.^2 + 55*b.^2 + 30*a.*b - 34*a - 112*b + 63

Bu şekilde -10’dan 10’a kadar a ve b dizilerini yarattık, maliyet fonksiyonumuzu yazdık. 

plot3(a,b,F) komutuyla 3 boyutlu grafiği görebiliriz.
 

Görülüyor ki fonksiyonumuz 0’a yakın bir yerlerde minimum noktasına sahiptir. Öyleyse bu fonksiyona a ekseninden bakıp eğimleri hesaplarsak ve bu eğimin 0 olduğu yeri bulursak a eksenine göre minimum noktasını bulmuş oluruz. Keza aynı şeyi b eksenine göre de yapmalıyız. 
 
Biliyoruz bunun matematikteki ismi kısmi türevdir.

Maliyet Fonksiyonunun kısmi türevleri
Yukarıda açıkladığımız gibi F = 5*a^2 + 55*b^2 + 30*ab - 34*a - 112*b + 63 fonksiyonunun hem a hem de b’ye göre türevlerini alıp 0’a eşitlemeliyiz. Böylece eğimin 0 olduğu noktayı bulacağımızı ve fonksiyonu minimum kılan a ve b değerlerini bulacağımızı ifade etmiştik. 
Elimizde iki bilinmeyeni olan iki denklem var. Denklemin birini sönümleyici bir katsayıyla çarpıp diğeriyle toplarsak çözebiliriz.

10a + 30b = 34 (bunu -3 ile çarpıp diğeriyle toplarsak a’lar yok olur)
30a + 110b = 112
------------------------------------
-30a - 90b = -102
30a + 110b = 112
------------------------------------
20b = 10 ise b = 0.5 ve a = 1.9 buluruz. 

Öyleyse aradığımız doğru denklemi y = 1.9 + 0.5x ‘dir. Şimdi bu denklemi ilk başta belirlediğimiz 5 nokta ile birlikte çizerek görelim.. 
 
Octave komutlarımız şu şekilde;
a = 0:1:6
b = 0:1:6
plot(a,b,'w')
hold on
x = [1 2 3 4 5]
y = [3 2 3 5 4]
plot(x,y,"x")
t = 0:0.1:6;
k = 1.9 + 0.5*t;
plot(t,k,'b') 





19 Haziran 2018 Salı

İnce Memed'in Felsefi Derinliği: Uğraşmak Haktır




Yaşar Kemal yalnızca bir romancı değil, büyük bir entelektüel, gerçek bir hümanist, devrimci ve felsefi derinliğe sahip bir yazardı. Ölümünün ardından yaşanan geçici bir duygusallıkla yazılan övgü cümleleri olarak algılamayın bunları. Çoğu okuyucu onun bu tanımlamaları hakettiğinin farkındadır. Yalnızca yaşam öyküsünü incelemek bile entelektüel kişiliği hakkında fazlasıyla bilgi verir. Fakat onun hakkındaki nitelendirmelerimizden biri olan “felsefi derinlik”ten ne kastettiğimizi tam olarak açıklamak durumundayız. İnce Memed eseri üzerinden, yazarın, yaşamın anlam ve amacına dair çözümlemesini aktarmaya çalışacağız.

Felsefe, düşünen beynin temel etkinliklerinden biridir. Bu etkinlik sistematik bir şekilde yapıldığında tüm bilimlerin doğmasına ve gelişmesine önayak olan, bu anlamda tüm bilimlerin anası sayılabilecek, fakat çoğu zaman öznel yoruma dayandığından dolayı kendisi bir bilim olmayan felsefe disiplini ortaya çıkar. Algıları açık tüm insanlar “felsefece” düşünürler. Varlığı, doğayı, olguları ve kendilerini sorgularlar. Sorular keşfeder, bu sorulara cevap bulmaya çalışırlar. İşte felsefenin konusu olan bu sorulardan en önemlilerinden biri, düşünebilmekten nasiplenmiş hemen her insanın hiç olmazsa ömründe en az bir kez sorduğuna inandığım, “ben niçin varım ve hangi amaçla bu dünyadayım?” sorusudur. Çeşitli felsefe akımlarının, filozofların ve dinlerin buna farklı cevapları var elbet. Yaşar Kemal’in de bu soruya etkileyici bir cevabı vardır adı geçen eserinde.

Albert Camus, yaşamın anlamına yönelik arayışları beyhude bir çaba olarak görür. Ona göre yaşamın herhangi bir anlamı ve belirli bir amacı yoktur. İnsan var olduğu için vardır ve amaçsızca yaşamaktadır. Hatta amaçsızca yaşadığının farkındadır, fakat buna rağmen yaşamını sürdürür. İşte böyle bir yaşamı sürdürmek, yani amaçsız ve anlamsızca yaşadığını bile bile yaşamını sürdürmek Camus’ya göre “absürd”dür. Albert Camus’un yaptığı bu çözümleme Absürdizm adındaki felsefi düşünce akımını oluşturur. Albert Camus’nun yaşamı, intihar mı yoksa kaza mı olduğu konusunda şüphe yaratacak bir biçimde sonlanmıştır. Cebinde aynı istikamete ait tren bileti olmasına rağmen bir araba kazasında ölmüştür. Daha önce absürd bir ölüm nasıl olur sorusuna “mesela araba kazası” diyerek cevap veren filozofun arabası düz bir yolun kenarındaki ağaca çarpmıştı. Belki filozof açısından tutarlı bir ölümdü, belki değildi..

Camus’dan yaklaşık bir yüzyıl önce Soren Kierkegaard benzer düşünceleri öne sürmüştü. Kierkegaard’a göre dünya akla aykırı ve saçmadır. Nietzsche yine benzer bir düşünceyle dünyayı, bilhassa insan yaşamını, boş ve anlamsız olarak tanımlamıştır. Bütün nihilistler dünyayı ve yaşamı böyle algılarlar. Çok eski bir felsefi akım olan hazcılık, anlam arayışını acıdan kaçma ve hazza yönelmeye indirgeyerek haz almak ile yaşamın anlamını ilişkilendirmişlerdir. James Mill gibi Utilitaryanistler de tıpkı hazcılar gibi acı ve zevk bağlamında mana arayışına girmiş ve “faydalı olana yönelmek yaşama anlam verir” gibi bir sonuca ulaşmışlardır. Pragmatistler, varoluşçular, hümanistler, anarşistler ve başka bir yığın felsefi akım bu soruya kendilerince cevap vermişlerdir. Sosyal yönünü bir yana bırakırsak, dinlerin de yaşamın anlamına dair felsefi kapsamda cevapları vardır. Amacımız yaşamın anlam ve amacına dair çeşitli ekollerin cevaplarını ayrı ayrı ele alıp tartışmak değil. Yaşar Kemal de bu temel felsefi sorun üzerinde oldukça kafa yormuş olmalı ki, İnce Memed eseri üzerinden derin ve güzel bir cevap sunmuştur. Bu cevaba bakalım..

Birinci kitapta Memed’in uzun mücadeleler sonunda Abdi ağayı öldürmesi anlatılır. Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Yaşar Kemal’in eşsiz destansı anlatımıyla; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top ışık patlar... Peki, mutlu son mu? Değil! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile yeniden başlar. İkinci kitapta şöyle der Memed; 
“Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da... Abdi Ağa öldükten sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle gidecek sandık... Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti... Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var, çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana."
Koca Süleyman:
"Hep öyle oldu," dedi. "Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen gideceksin, oğlun gelecek..."
"Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?" 
"Uğraşıyoruz," dedi güvenli. "Uğraşmak haktır."

Ne var ki bu “uğraşmak haktır” sözünde demeyin. Onca çatışma, dert ve beladan sonra başına yine aynı şeyler gelecek Memed’in. Kolay değil ya.. Memed sorgulamaya başlıyor, yaşamını sorguluyor, kendi yaşamı üzerinden tüm insan yaşamını sorguluyor. Giderek dünyadaki varlık nedenini, yaşamdaki mana ve amacı sorguluyor. “Felsefece” düşünmeye başlıyor başka deyişle. Tıpkı yukarıda örneklediğimiz felsefe akımları gibi buna cevap bulmaya çalışıyor. Bir “varoluş bunalımı” ya da “anlamsızlık bunalımı”na düşmüş, cevap arıyor.. Atına atlayıp Koca Süleyman’ın yanından ayrılırken “Uğraşmak, dövüşmek, canını kanını vermek... Boş yere... Uğraşmak haktır...Uğraşmak, hiçbir şey değilse uğraşmak, nasıl hak olur?" diye düşüncelere dalar Memed. “Şimdiye kadar tatmadığı ayrı bir duygu içindeydi. Düşünmenin tadını şehvetle bütün bedeninde duyuyor, çaresizlikle kıvranıyor, çöküyordu.” diye devam eder yazar.

Bazen yeterince araştırıp sorguladığınızda, bir yerlerde karşılaştığınız sadece iki kelimenin içerdiği anlamın, aslında binlerce sayfalık kitaplarda anlatılan düşüncelerin yoğun bir ifadesi olduğunu görürsünüz. Memed’in bulduğu cevap tam da bu kapsamdadır. Aradığı cevap yaşlı ve bilge, görmüş geçirmiş Koca Süleyman’dan geldi -ki aslında bu yaşlı bilge Yaşar Kemal’in ta kendisidir. Kim bilir Koca Süleyman bu konuda ne kadar düşündü, hangi yollardan geçti, bu cevabı nasıl buldu? Memed hemen oracıkta anlamasa da zamanla anladı bu cümleyi. Önce sorguladı;
"Sen ne diyorsun bacı? Koca Süleyman, uğraşmak, dövüşmek, zalime karşı durmak haktır, dedi. Sen ne diyorsun? Hiçbir sona varmayacaksa, zalimle dövüşmüşsün, onu alt etmişsin kaç para eder? Sen ne diyorsun bacı?"
Gel zaman git zaman, sorgulayarak ve üzerinde düşünerek bu sözü anlamaya başladı Memed;
"Koca Süleyman bana, Abdi gider de yerine Hamza gelirse, dedi... İşte öyle dedi. Dünyada boş olan, işe yaramaz olan hiçbir şey yok, dedi. Uğraşmak haktır. Savaşmak haktır. Dövüşmek, boş olmaz, haktır, dedi."

Memed’in bulduğu cevap ne kadar doğru, ne kadar yanlıştır? Bunun bilimsel bir cevabı olabilir mi? Elbette olabilir fakat henüz ulaşabilmiş değiliz. Yaşamın anlamına ve amacına dair sorgulamalara iki ayrı kategoride cevap aranabilir. Bu cevaplardan birincisi fiziksel evrende yaşamın nerede durduğu, nasıl evrimleşip nereye yöneldiğinin irdelenmesiyle bulunabilir. Mana ve amaç için evrensel bir cevap, evrenin tüm sırlarının bilimsel zeminde çözümlenmesini gerektirir. Öyle ya, evrenin dolayısıyla yaşamın “niçin” var olduğunu bilmek için tam olarak nasıl var olduğunu bilmek ve nasıl sonlanacağını ya da bir şekilde sonlanıp sonlanamayacağını bilmek gerekir. Bu bilgilere eriştikten sonra, bu koskoca evrende bu küçücük yaşamın bir amacı olup olmadığı sorusunu felsefeye değil de bilime sorabiliriz. Bilimin cevabı tek ve gerçek olandır. Ama şimdilik bilimin buna bir cevabı yoktur. Henüz bilmediklerimiz bildiklerimizden çok daha fazla.

Yaşamın anlamına dair birinci kategoride cevap bulamadığımız durumda ise -ki şimdilik birinci kategoride bir cevap olmadığını söyledik- ikinci kategoride cevaplar ararız. Bunlar etik, moral/ahlak bağlamında cevaplardır. Yaşamın anlamı, yaşamın “olması gereken” anlamıdır. Yukarıda çeşitli felsefe ekollerinin cevaplarını sıralamıştık; yaşam absürd, intihar tutarlılıktır demek (absürdizm bunu direkt söylemez ama ima eder) aslında ahlaki bir duruştur, dolayısıyla etikle ilgilidir. Asl’olan haz almaktır, haz almakla yaşam anlamlıdır demek de ahlaki bir duruştur. Fayda verene yönelmek anlamlıdır demek de yine ahlaki bir duruşa dayanır. İşte Memed’in bulduğu “uğraşmak haktır” cevabı da böyle bir cevaptır, etiğe dayanır.
Sonunda yengi de olsa yenilgi de olsa mücadele etmek kötü ve iyi arasında net bir tavır almak. Yaşamayı anlamsız görmemek, ciddiye almak. Şair’in dediği gibi “beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebilmek” ya da “yetmişinde bile zeytin dikmek”..

Memed’in bilge Koca Süleyman’dan öğrendiği ve beynine kazıdığı “Uğraşmak haktır” düşüncesi Camus’nun absürdizmine, Nietzsche’nin nihilizmine, dünyayı yalnızca haz alınacak bir mecra olarak görenlere, yosun ve solucan harcı yaşayanlara güzel bir cevaptır. Daha güzel bir dünya için uğraşmak, öğrenmek, çalışmak, mücadele etmek, vazgeçmemek, direnmek haktır! Şu kısacık ömrümüzü bunun için tüketmek, böylesine anlamlandırmak..

“çakmağı yandıran kavdır
demiri dövdüren tavdır
dayan İnce Memed, dayan
şimdi direnecek çağdır!”



*Bu yazı 2015 yılında Kirpi edebiyat vbe düşün dergisinde yayınlanmıştır.
http://www.kirpiedebiyat.com/ince-memedin-felsefi-derinligi-ugrasmak-haktir-ahmet-cihan-akinca/

SUNİ DENGE VE TEKNOLOJİK DİNAMİKLER




Yerel seçimler öncesinde iktidara karşı yayınlanan ses kayıtları bir kez daha tüm ülkede kitlesel eylemlerin gerçekleşmesine neden oldu. Yayınlanan kayıtlarla ortalığa saçılanlar, burada örneklemeye gerek duymadığımız fakat muhattaplarınca tutarlı bir şekilde inkar edilemeyen ayyuka çıkmış rezaletlere rağmen AKP’nin %45 oy alması, itiraf etmek gerekir ki çoğumuzu şaşırttı. Biliyoruz ki ana akım medya dediğimiz gazete ve ulusal TV-Radyo kanallarından oluşan medyada kayıtların içerikleri yayınlanmadı ya da çok az ve çarpıtılarak yayınlandı. İçerikler video paylaşım sitelerinde yayınlandı, sosyal medya aracılığıyla yayıldı. Bu yüzden “vergi vermiyorlar” gibi komik bahaneler üretilip twitter, youtube gibi internet sitelerine erişimler engellendi. Yaşananlardan sonra aklımıza doğal olarak şu soru geldi; insanlar tartışılan konuları görüp duymadılar mı yoksa bunları bildikleri halde iktidara destek mi verdiler? Bize göre iki durum da geçerli.

Halkın, kendilerini yönetenlerin kanun dışı ve ahlak dışı alışverişlerinden ne derece haberdar olduğunu anlamak için basit birkaç istatistiğe bakmakta fayda var. TÜİK’in 2011 verilerine göre 52 milyon seçmenin 32,5 milyonu lise ve daha düşük eğitim seviyesine sahip . Bu 32,5 milyon kişiden yalnızca 9,3 milyonunun yani %28’ inin evlerinde internet bağlantısı var ancak kaçının aktif olarak interneti iletişim ya da haber kaynağı olarak kullandığı belirsiz. Yine aynı dönem için Konda verileri eğitim seviyesi düşük bu grubun AKP’ye oy verenlerin %75 ini oluşturduğunu söylüyor.[1] Son seçim dönemi ile 2011 yılı verilerinin pek de farklı olmadığı ön kabulünü yaparak bu verilere bakınca halkın önemli bir kesiminin objektif haber kaynaklarından uzak olması, dolayısıyla gerçeklikten bihaber olması kuvvetli bir olasılık gibi görünüyor.

Diğer taraftan, belirli bir kesimin de tartışılan konulara vakıf olmasına rağmen kayıtsız kaldığını söyleyebiliriz. İnsanların çoğu bankalara borçlu ve sürekli olarak ekonomik riskle yaşamanın stresini damarlarında hissediyor, böylece klasikleşmiş söylemle “istikrara oy” veriyor. İktidar partisinden maddi beklentileri olanları da bu gruba dahil edebiliriz. Tabii bir de iktidar partisini herhangi bir karşılık beklemeden can-ı gönülden destekleyenler vardır ki onları tenzih ederiz.

Özelde iktidar partisinin ne yapıp ettiği, iktidar partisine nasıl bakıldığı ya da geleceğinin ne olacağı burada tartışacağımız konu açısından çok önemli değil. Seçimler, oy oranları, kimin ne kadar oy (ç)aldığı ve sahte demokrasi oyunları da önemli değil. Öyle ya, demokratik sistemde çoğunluğun seçtiği yöneticiler yaşadığımız sistemi belirlemekte ve tüm halkı yönetmekte. Bununla birlikte çoğunluğun seçimini nelerin belirlediği göz ardı edilmektedir. Hepimiz özgür irademizle vatandaşlık görevimizi yerine getiriyoruz (!) demek fazlasıyla iyimser bir bakış açısı.. Seçimler ve iktidar partisi ilişkisi örneğiyle aslında daha büyük ve kronik bir sorunu anlamaya çalışıyoruz. Kısa bir dönem için örneklediğimiz durum yani halk ile devlet arasındaki bilerek ya da bilmeden gerçekleşen mecburi uzlaşma sadece örneklediğimiz döneme ait değildir. Kapitalizmin temel işleyiş mekanizmalarından biri işte bu zoraki uzlaşmadır. Kapitalizmin krizlerden ve bunalımlardan her seferinde alnının akıyla çıkabilmesi için başvurduğu temel mekanizmalarından birisi bu zoraki uzlaşmadır. Halk ile yöneticiler arasındaki bu uzlaşmayı siyasi literatüre yerleşmiş “Suni Denge” kavramı ile ifade edebiliriz.

Suni dengenin en açık göstergesi, onca haksızlığa ve adaletsizliğe rağmen halk kitlelerinin bozuk düzene karşı tepkisizleşmesidir. Mahir Çayan’dan öğrendiğimiz bu kavram, ilk olarak 60’lı yıllarda Fransız devrimci Regis Debray tarafından kullanılmıştır. Çok daha eskilere giderek suni dengenin farklı şekilde ifade edildiğini görebiliriz. Örneğin 18. yy’da yaşamış bir Alman filozofu olan Baron d’Holbach da benzer bir tespit yapar ve “salgın yanılgı hastalığı” kavramını tanımlar. Holbach’a göre egemenlerin güçlerini ve iktidarlarını pekiştirmek üzere başvurduğu tedbirler herkesi doğuştan salgın bir hastalığa, yanılgı hastalığına mahkum etmiştir.

Egemen kesimin kitle iletişim araçları ve bütün ideolojik aygıtlarıyla, tüm gücünü kullanarak yarattığı bu denge bize göre artık pamuk ipliğine bağlıdır çünkü günümüzde halkın elinde yalana yaşama imkanı tanımayan, insanlık tarihinde görülmemiş silahlar var. Egemen gücün hegamonyasını zayıflatan bu silahlar, tarihsel bir zorunluluk olarak üretici güçlerin topluma sunduğu araçlardır. Tarihe dönüp baktığımızda, tüm toplumlarda üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında nedensel bir ilişki görürüz. Üretici güçlerden kasıt bilim, bilimin pratik uygulaması olan teknoloji ve emektir. Üretim ilişkileri ise en basit tanımıyla üretici sınıf ile üretim araçlarına sahip sınıf arasındaki ilişkilerdir. Üretici güçler geliştikçe zorunlu olarak toplumdaki üretim ilişkileri değişir.

İnsanlık avcı-toplayıcı olarak yaşarken dönemin teknolojik gelişimi ile birlikte bir kesim topraktan planlı olarak yararlanmayı öğrendi. Verimli ve planlı gerçekleşen üretim faaliyeti neticesinde insanoğlu yiyebileceğinden fazlasını yani “artık-ürün”ü elde etmeyi başardı. Artık-ürünle birlikte devran değişti, toplumda sınıflar görülmeye başlandı. Sınıflı toplumda da teknolojik dinamikler değişip geliştikçe, zamanla, zorunlu olarak köle-efendi, serf-senyör, maraba-ağa, köylü-lord ve nihayet işçi-patron ilişkileri görüldü. Her zaman üretici güçlerdeki gelişme ile üretim ilişkileri nedensel bir ilişki görülmektedir.

Üretim ilişkilerini belirleyen üretici güçlerdeki temel dinamik her zaman teknoloji ve teknolojinin evrimi olmuştur. Fakat üretim ilişkileri salt üretici güçlere bağlı değil, aynı zamanda ezilen kesimin özgürlük mücadelesine de bağlı olmuştur. Örneğin, toprağı ekip biçmek için kullanılan araçlar geliştikçe köle emeği verimsizleşmiş, diğer taraftan kölelerin mücadeleleri sonuç vermiş, toprağın bir kısmını kendi için kullanan serf ortaya çıkabilmiş ve egemen sınıf da buna göre şekillenmiştir. 16. yy’da görülmeye başlayan burjuvazi sanayi devrimi ile etkisini arttırmış, eskiden kalan egemen sınıfın etki alanını daraltmış ve zamanla proletaryanın doğmasına neden olmuştur. Asıl belirleyici mekanizmanın yanı sıra ezilen kesimlerin özgürlük mücadelesi tarihsel gelişmenin inkar edilmez ayağıdır. Diyebilir ki toplumların tarihsel gelişiminin lokomotifi üretici güçlerin gelişmesi olmuş, özgürleşme ve eşitlik temelinde mücadelelerle birlikte üretim ilişkilerini değişime zorlamıştır.

Üretici güçler ve üretim ilişkilerinin nedensel ilişkiyi, üretim ilişkilerinin değişime zorlanmasını günümüzde de açıkça görebiliyoruz. Hatta daha da ileri giderek, artık sınıflı toplumun sonunu getirecek değişimlerin nüvelerini görebildiğimizi, üretim ilişkilerinin muhafaza edilmesi amacıyla kurulan ve yukarıda tanımldığımız suni dengenin de gelişen üretici güçler karşısında artık var olamayacağını iddia ediyoruz. Teknolojinin geldiği seviye ve çevremizde gözlemlediğimiz örnekler bize bunu söylüyor. Halkın yarattığı iletişim ağı yalana yaşama imkanı tanımamakta. Haber kaynakları belirli ellerde değil tüm topluma yayılmış, teyyit edilebilir ve anlık güncellenebilir. Maddi imkansızlıkları aşmaya olanak tanıyan organizasyonlar, yardımlaşmalar imece usülü yayılmakta.İletişim ve haber kaynaklarının yanı sıra bilgi de artık belirli ellerde değil. Birkaç dakika içerisinde kişiye özel olmayan yani topluma mal edilebilen bilim, edebiyat, tarih ya da sanatla ilgili herhangi bir bilgiye ulaşabiliyoruz. Çok küçük ücretler karşılığında istediğimiz müzik, film ya da kitaba sahip olabiliyoruz. Açık kaynak kodlu yazılımlar ve her teknik ayrıntısı halka açık olan donanımlar apayrı bir pencere açıyor. Devasa sayıda katılımcıdan oluşan bu kollektif çalışmalar herhangi bir kapitalist şirketin başedebileceğinden çok daha fazlası. Örneğin, giderek yaygınlaşan linux işletim sistemi bu alandaki en büyük ticari firma olan Microsoft’un bile binlerce mühendisinin yıllarca emek vermesiyle oluşturulabilirdi. Halkın kullanımına açık, güvenli, gerekli teknik bilgiyle ekleme ve çıkarmalar yapılabilen, kollektif emek ürünü “toplumcu” teknoloji..Diğer taraftan güzel fikirleri olup da maddi imkanları olmayan kişiler organize olup projelerini gerçekleştirebilmekte. Mesela internetteki “indiegogo” gibi siteler buna imkan sağlamakta. Bazen buralarda Spike Lee gibi ünlü bir yönetmenin yapacağı bağımsız film için bağış topladığını bile görebiliyoruz. Geçtiğimiz günlerde, Berkin Elvan için New York Times gazetesine tam sayfa ilan verebilmek için yürütülen kampanyada benzer bir organizasyona şahit olmuştuk. Çok kısa bir süre içerisinde 60 bin dolar gibi bir meblağa ulaşılmıştı ve ilan verilmişti.

İletişim kanallarının mülkiyeti egemen sınıfın elindeyken bu yenilikler ne kadar sağlıklı olabilir diye sorbilirsiniz. Böylesi bir sorunu aşmanın yolları da kendiliğinden gelişiyor, alternatifler hemen yaratılabiliyor. Örneğin bir grup kişi halkın kullanımına sunulacak “Açık Kaynak Kodlu Uydu” projesi için bağış toplamaktaydı ve şimdiye kadar bir hayli yol kat edebildiler. İnternet yasaklarının tartışıldığı günlerde internetin kendisine bile alternatif sunan çalışmaları gördük (outernet)[2]. Bazı durumlarda kötü niyetli kimselerce iletişim kanalları kısa süreli manüple edilebilmesine rağmen yapısı itibariyle yaratılmaya çalışılan manüplasyonlar etkisiz kılınmaktadır. Sosyal medyada bunun fazlasıyla örneğini gördük.

Anlatmaya çalıştığımızı özetlersek; gerici egemen çevrelerin toplumdaki suni-zoraki dengeyi sağlamasının en önemli yolu, geniş kitlelerin bilinç seviyelerine müdahale ederek büyük yanılgıları gerçekmiş gibi kabullemelerini sağlamak. Bilim ve teknolojinin geldiği bu aşamada tüm toplum gerçeklere çok daha kolay ulaşmakta ve yaşanılan her şeyden büyük ölçüde haberdar olmaktadır. Bu durum hem suni dengeyi oldukça zayıflatmada, hem de üretim ilişkilerini değişmeye zorlamakta. Diğer taraftan haksızlıklar ve eşitsizlikler karşısında kolayca organize olmanın koşulları da sağlanmaktadır. Ama biliyoruz ki dünyanın değişmesi için yukarıda bahsettiğimiz nesnel koşullar gerekli olmasına rağmen yeterli değildir. Yeter koşulun sağlanması için değişimden çıkarı olan kesimlerin irade ve insiyatif koymasını gereiyor. Suni dengeyi sağlamak için ellerinde bilinç çarpıtma araçlarının yanı sıra ekonomik yaptırımlar da olan egemenlerin karşısında, hayatını emeğiyle kazanan bizlerin omuz omuza vererek gerçek anlamda özgürlüklerimizi kazanmamız gerekiyor. Artık elimiz daha güçlü, tarih bizden yana…

1. Can Gürses, Radikal, “Seçim bilimi yeni bir dönemi işaret ediyor: Demokratlar-Muhafazakarlar”
2. http://birgun.net/haber/internet-yerine-outernet-11638.html

*Bu yazı 2014 yılında Kirpi edebiyat ve düşün dergisinde yayınlanmıştır. http://www.kirpiedebiyat.com/suni-denge-ve-teknolojik-dinamikler-ahmet-cihan-akinca/

Yapay Zekadan Sonsuz Yaşama


 “Karbon ya da silisyum bazlı yapılar olmamız bizleri farklı kılmaz; eşit seviyede saygı göstermeliyiz birbirimize.”
Arthur C. Clarke, Bir Uzay Efsanesi:2010

Zeki makineler, sinemanın ilk yıllarından itibaren bu sanat dalında işlenen popüler konulardan biri olmuştur. İlk örneğini 1927 yapımı Metropolis’te, çılgın bir bilim adamının çalışmalarıyla yaşam bulan bir robot-kadın olarak görürüz. Stanley Kubrick’in “2001:Bir Uzay Destanı”nında yapay zekaya sahip ve gemi mürettebatının arkasından türlü işler çeviren, kötü niyetli bilgisayar HAL9000 filmin ana karakterdir. Terminatör serisinde bazen iyi bazen kötü adam, duygusuz gibi görünse de aslında öyle olmayan güçlü “makine” Schwarzenegger’i Hollywood tarzı kovalamacalar içerisinde izleriz. Yakın dönem sinemasında zeki makineleri konu alan örnekler gittikçe çoğalmıştır. The Matrix, Resident Evil, Oblivion gibi örneklerde akılları kötülüğe çalışan acımasız zeki makineler, Wall-e ve A.I. gibi filmlerde duygusal ya da duygu arayan makineler, Blade Runner, Surrogates gibi örneklerde de insanlarla bir arada yaşayan ve insanlardan kolayca ayırt edilemeyen makineler görürüz.

Son dönem sinemasında zekaya sahip makinelere dair örneklerin çoğalıyor olmasının önemli sebeplerinden biri, zeki makinelerin izleyicilerin gözünde artık daha olası, daha gerçekçi ve gerçeklenebilir olmasıdır. Sinemacılar gerçek hayatta var olmayan konuları ya da olayları perdeye aktardıklarında bile, bunu, izleyicide gerçeklik/gerçekçilik duygusu yaratarak yapmaya çalışırlar. En azından geniş kitlelere ulaşmaya çalışan sinemacılar buna dikkat ederler. En iyi satranç oyuncumuzu yenebilen, sıkışık trafikte araç kullanabilen, insana özgü faaliyetleri başarıyla taklit edebilen makineleri gördükçe, sinema izleyicilerinin insandan daha zeki makineleri olası ve gerçekçi görmesi doğaldır. Çünkü izleyici, gerçek yaşamda gittikçe daha yetenekli hale gelen makinelere dair örnekleri gördükçe çok daha zeki makinelere doğru bir gidişatın olduğuna dair bir izlenime sahip olmaktadır. Böylece, az önce sinemadan örneklediğimiz kurgu karakterleri ve benzerlerini kanıksamaktadır. Peki sinemada ve kurgu-romanlarda çokça gördüğümüz insandan daha zeki makineler var olacak mı? Ya da zekalarının sınırı ne olur?

Öncelikle “akıl”, “zeka” ve “akla uygun” kavramlarını ayıralım. Çoğu zaman kavramların ilk ikisi eş anlamlı kullanılır. Tartıştığımız konu açısından bu kavramları yerli yerine oturtmakta fayda var. İnsan haricindeki canlılarda da akıllı davranışlar görülebilir. Akıllıca davranışların bir kısmı tesadüfi, bir kısmı da evrimsel açıdan yerleşmiş davranışlardır. Mesela karıncaların kış aylarında yiyebilmek için yazın yiyecek stoklaması akıllıca bir davranıştır. Karıncalar bunu hesaplayamaz, planlayamaz fakat genleri doğa tarafından bu yapıda programlandığı için böyle bir davranışı sergiler. Bu davranış karınca türünün sağ kalmasını sağlar. Karıncalar böylesi bir davranıştan dolayı sağ kaldıkları için yaşayan tüm karınca türleri bu davranışa sahiptir. Yani, bir kaç ay sonrasını hesaplayıp yiyecek stoklamak karıncaların kazandığı evrimsel bir özelliktir, aynı zamanda bizim değerlendirmemize göre “akıllı” bir davranıştır. Karıncalar için “zeki ya da akıllı hayvanlardır” diyemeyiz fakat davranışları için “akıllıca” diyebiliriz. Herhangi bir canlının bazı davranışlarının akla uygun olması o canlıyı akıllı yapmaz. Doğada, karıncalar üzerinden örneklediğimiz davranışa benzer, pek çok hayvanda görülebilen şaşırtıcı akıllı davranış örnekleri verebilir. Bir karıncanın söz konusu faaliyeti ile mesela satranç oynayan bir insanın faaliyeti çok farklı şeylerdir. Bunları ayırmamız gerekir.

Akıl; bilme, anlama, kavrama ve yargıya varma gücüdür. Başka deyişle düşünme yetisidir ve insanın tüm zihinsel faaliyetleri kapsar. Zeka ise “ zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir.”[1] Uzmanlar zekayı çeşitli kategorilere ayırırlar; matematiksel zeka, soyut zeka, dilsel zeka, sosyal zeka vs. gibi. Zeka kategorilerinin kaça ayrıldığı tam olarak uzalaşılamamış bir konu olsa da, böylesi bir ayrımdan zekanın sadece belli alanlarda gelişmiş olabileceğini görüyoruz. Öyleyse zeka, akla göre daha kısmi görülebilir. Örneğin “çok zeki bir matematikçi” derken aslında bahsettiğimiz, söz konusu kişinin matematik alanındaki yeteneğidir. Diğer taraftan akıllı bir insandan bahsederken tüm tutum ve davranışlarıyla, her konuda doğru ve tutarlı davranış sergileyen birisini kastederiz. “Akıllı” tabirinde sosyal yaşamın gereklilikleri daha ağır basar. Bu şekilde tanımlayınca, insan olmayan bir varlığın insan zihni faaliyetine benzer özellikler taşımasına “yapay akıl” değil de “yapay zeka” dememiz daha doğru olur. Bizim söylediğimizin aksini savunan, yani, “zeki olan her varlık aynı zamanda akıllıdır” diyerek söz konusu kavrama “yapay akıl” diyenler de var. Halbuki zeka düzeyi bir takım testlerle ölçülebilmesine rağmen akıl ölçen testlerimiz yok. Belki ülke çapındaki seçim sonuçlarına bakarak ölçebiliriz..

Yapay zekanın bilimsel bir zeminde ifade edilmesi çok yenidir. Bilgisayar sistemlerinin ortaya çıkmasından kısa süre sonra, yaklaşık 70 yıl önce yapay zeka fikri ilk kez bilimsel zeminde ortaya konmuştur. Her ne kadar bilgisayarların yaptığı tüm işler veya bir bilgisayar, mesela yuvarlanan bilyeler ya da su kanallarıyla yani mekanik olarak yapılabilse de elektronik sistemlerin ortaya çıkmasından önce kimsenin böylesine kapsamlı bir düzeneği inşaa etmeye çalışmadığını biliyoruz. Yuvarlanan bilyeler ya da su kanallarıyla oluşturalacak bir bilgisayar kesinlikle devasa olurdu. Mekanik tabanlı bir bilgisayardaki temel mekanizmalar, kullandığımız elektronik tabanlı bilgisayarlara benzer şekilde oluşturulabilir. Şükür ki elektronlar çok küçük, bilgisayar yapılarını kolayca kurup kontrol edebiliyoruz..

Büyük matematikçi ve bilgisayar bilimlerinin kurucusu kabul edilen Alan Turing “makineler düşebilir mi?” sorusunu tartışmaya açan ilk bilim insanıdır. Turing’in kendi adıyla anılan bir makinesi ve meşhur bir de testi vardır. Turing makinesi, her türlü matematiksel hesabı yapabilecek sanal bir makinedir. Alan Turing, makinenin çalışma biçimini matematiksel olarak ifade etmiş yani algoritmasını belirlemiştir. Makinelerdeki zeka sorunsalı böylece tartışılmaya başlanmıştır. Turing testi ise makine ile insanı birbirinden ayırmaya yarar. Teste sokulan insan değil makinedir. Bir insan, bir makine ve hakem heyetinden oluşur test. Makine ve insan, bir perde ya da paravanın arkasında iki ayrı bölmede dururlar. Sesleri gizlenir ya da cevapları yazılı olarak verirler ki koşulları eşit olsun. Hakem heyeti bazı sorular sorarak makinenin hangi bölmede olduğunu bulmaya çalışır. Hakemler makineyi tongaya düşürecek sorularla yerini bulmaya çalışırken makine de hakemleri yanıltmaya çalışır. Hakemleri insan olduğuna ikna etmeye çalışır, numara yapar, yalan söyler. Mesela,
– 95 ve 60 sayılarını çarp!
gibi, makinenin bir kaç milisaniyede yapabileceği bir işlemi sorduklarında makine en az 30-40 saniye bekleyip cevap vermeli. Ya da;
– Ankara’da yarın hava kapalıymış, hafta sonu Kurtboğazı barajına gidebilir miyim acaba? Yoksa Mogan’a mı gitsem piknik için?
gibi bir soru sorulursa makine “yağmur-piknik-Mogan-Kurtboğazı-bugün-hafta sonu-kapalı hava” gibi kavramlar arasında ilişki kurar, belki de ilk cümlede “piknik” kelimesi geçmediği için ya da kapalı havada hangi şartlarda piknik yapılabileceğini hesaplayamayacağı için saçma bir cevap verir. Sıradan bir insan böyle bir soruda saçmalamaz.
Geçtiğimiz hafta çeşitli gazetelerde ve internet sitelerinde “Yapay zeka ilk kez Turing testini geçti” haberi vardı.[2] Habere göre 13 yaşında bir çocuğun kişiliğine bürünen bir yazılım, Turing testini geçen ilk yapay zeka olmuş. Test ne kadar sağlıklıydı, hangi kurum ve hakemler bunu gerçekleştirdi, tartışılabilir. Fakat insanlık tarihi açısından önemli bir haber olduğu tartışılmaz. Şimdiye kadar, bu örneği görene kadar, çoğu bilim insanı yapay zekanın olanaksızlığını savunmuştur. Muhakkak ki bilimin ve bilimcilerin doğası gereği tartışmalar devam edecek, itirazlar olacaktır. Çünkü işin içinde tartışmalı bazı noktalar, katı matematiksel kurallar var. Bunlardan en önemlisi “Gödel’in eksiklik teoremi”dir.

Gödel’in Eksiklik Teoreminin matematiksel ayrıntısına girip okuyucuyu sıkmaya niyetimiz yok. Yüzeysel olarak teoremin içeriği şöyle; bir sistemin tutarlılığı kendi içerisinde kanıtlanamaz, dolayısıyla sistem hem tutarlı hem de eksiksiz olamaz. Gödel’in henüz 25 yaşında doktora tezini yazarken ileri sürdüğü bu teorem Yapay Zekanın olanaklılığı tartışmasında çokça kullanılır. Yukarıda, her türlü matematiksel işlemi gerçekleştiren sanal bir makine olarak tanımladığımız Turing Makinesi ile Eksiklik Teoremi arasında gerçekten de çelişki vardır. Gödel’in teoremine göre Turing Makinesi sonsuza kadar hatasız işlem yapamaz -ki bunu Turing bile sonradan görmüştür. Bizim bu noktada iddiamız ise şudur; eksiklik teoreminin dediği gibi mükemmel bir yapay zeka oluşturulamaz, eksik kaçınılmazdır fakat çok üstün bir yapay zeka, insan zekasından çok daha üstün bir zeka yaratılabilir. Mesela yapay bir beyin yaratmak için elimizde ilginç bazı malzemeler var..

Yapay zeka çalışmaları genetik algoritmalar, uzman sistemler, yapay sinir ağları, bulanık mantık gibi çeşitli alt dallarda sürmektedir. Bu çalışma alanlarında biri olan Yapay Sinir Ağları (YSA), insan beyninin çalışma yapısının taklit edilmesi esasına dayanır. Beynimizin yapı taşı olan nöronların çalışma şekli, birbirleriyle bağlantı oluşturma biçimleri ve aktive olma/olmama yapıları matematiksel olarak modellenir, bu modellere göre benzeşim kurulur (simulasyon). YSA’nın temelinde öğrenme olgusu vardır. Yazılımlar gerçekleştirilirken öncelikle belirli bir veri yığını sisteme girilir, sistem bu verilere göre kendisini adapte eder, başka bir deyişle verileri öğrenir. Öğrenme süreci oldukça karmaşık matematiksel işlemler ve iterasyonlar (tekrarlamalı icra) içerir. Sonra, sistemde olmayan yeni bir bilgi istendiğinde, sistem önceki tecrübelerine dayanarak(!) tahminde bulunur. Günümüzde ses tanıma, yüz tanıma, trafik yoğunluğu tahmini ya da hava tahmini yapmaktan tutun da kanser teşhisine kadar çok çeşitli alanlarda kullanılmaktadır YSA yazılımları. Mesela oluşturduğumuz bir YSA yazılımına Türkiye’nin çeşitli illerinde yaşayan ve yerel konuşma ağzına sahip olan on kişinin sesini veri olarak girelim. Yeterince doğru programladığımızda yazılımımız sisteme daha önce hiç girmediğimiz onbirinci kişinin memleketini doğru tahmin edecektir. Tıpkı dikkatli bir insanın yapabileceği gibi.

Yapay Sinir Ağları yaklaşımı çoğunlukla ev veya iş yerimizdeki bilgisayarlar gibi sıradan donanımlar üzerindeki yazılım uygulamaları olarak gerçekleştiriliyor. Bunun yanı sıra salt donanımsal ya da hibrid(melez) gerçekleştirilmeleri de mümkündür. Şimdilik çok yaygın olmasa da sürdürülen bu YSA-donanım çalışmaları, yapay bir beynin gelecekte oluşturulabileceğini göstermektedir. Birilerinin “insan beyninin sırları henüz çözülememiştir!”, “insanlar beyninlerinin yalnızca %5’ini kullanır!” gibi iddialarına pek kulak asmamıza gerek yok. Zira, insan beyninin hangi bölgelerinin hangi işlemleri yaptığı, belirli beyin alanlarının ne çeşit faaliyetlerimizden sorumlu olduğu şimdilik tam olarak belirlenememiş olabilir. İnsan beyni bu anlamda “sırlar” içeriyor olabilir, fakat nasıl çalıştığı sır ya da muamma değildir. Tüm zihinsel faaliyetlerimiz, düşünce ve duygularımız nöronlar arasındaki elektro-kimyasal süreçlerden başka bir şey değildir. Beynin yapısında tanrısal, gökten zembille inmiş, maddi olmayan ya da mistik bir şeyler yoktur. Nöronlar matematiksel olarak modellenip taklit edilebildikten sonra elbette düşünce ve duygular da taklit edilebilir. Tabii zeka yaratmak için insan beyninin aynısını yaratmak ya da bir beyin yaratmak da şart değildir. İnsan beynine kutsallık addedenlere karşın beynin de yapay olarak oluşturulabileceğini söylüyoruz sadece..

Yapay Zekaya dair yazdıklarımızdan sonra şu soruları sorabiliriz; yapay zekaya sahip bir makine kendi yazılımını sürekli olarak geliştirilmeye programlanabilir mi? Kendisi için özel donanımlar geliştirebilir mi? Kendisini sürekli olarak yeniden üreterek mükemmelleştirmeye çalışan bir makine mümkün olamaz mı?

Uygun şekilde programlanmış ve gerekli uzuvlarla donatılmış bir makine, kendisi için hem yazılım hem de donanım geliştirebilir bize göre. Makinenin mükemmelliğe ulaşması önemli değil, kendisini mükemmelleştirmeye çalışması önemli. Yazımızın başında, sinemadan örneklediğimiz makinelere benzer bir makine için, belki hiç ölmeyecek bir makine için öngörüde bulunabiliriz o halde. Çevremizde gördüğümüz canlılar gibi organik yani karbon-bazlı olmayan, yaşamak için yalnızca oksijen soluması ya da yalnızca fotosentez yapması gerekmeyen, beslenmek için yalnızca belirli besinlere bağımlı olmayan ve en önemlisi de doğanın yarattığı şartlara inanılmaz biçimde uyum sağlayabilen zeki bir varlıktan bahsediyoruz. Esas amacı varlığını sürdürmek olan, bu doğrultuda kendi yazılım ve donanımını sürekli olarak mükemmelleştirme yönünde yeniden ve yeniden üreten, çevresindeki her türlü kaynaktan enerji elde etme yeteneğine sahip… Isı, ışık, rüzgar, çekim kuvveti, organik besinler, nükleer enerji, madenler, su gibi çeşitli kaynaklardan enerji elde edebilecek yapıya sahip, kendi yapısal bileşenlerini her an tamir edebilen, geliştirebilen ve yeniden üretebilen bir makine… Eğer gelecekte bir gün böyle bir makine var olursa, belirli bir gezegene bağlı olması için bir sebep görünmüyor. Kahramanımız belki yeni enerji kaynakları bulmak için, belki de bilimsel çalışmalar, deney ve gözlemler yapmak için yıldızlar arası ortamda oradan oraya gezinip dururdu. Sonsuza kadar ya da en azından içinde yaşadığı evrenin ölümüne kadar yaşamaması için bir sebep görebiliyor musunuz? Hatta yaptığı bilimsel çalışmalarla bizim evrenimizin neden ortaya çıktığını bulabilir ve benzer biçimde, içinde sonsuza kadar yaşamak için kendi evrenlerini yaratabilir. Zeka ne kelime, aşkın aklıyla belki de Albert Camus’nun “Absürdizm” yaklaşımına benzer bir yaklaşımı benimser, yaşamı ve varoluşu anlamsız bularak kendisini yok eder! Kim bilir?

Dijital felsefenin önde gelen isimlerinden Edward Fredkin’in aşağıdaki ifadesi, sorduğumuz sorular ve yarattığımız kurgudan sonra üzerinde düşünülmeyi kesinlikle hak ediyor;
"Tarihte üç büyük olay vardır. İlki, evrenin yaratılışıdır. İkincisi yaşamın başlangıcıdır. Üçüncüsü ve bana göre diğerleriyle aynı öneme sahip olan; yapay zekanın ortaya çıkışıdır."

1- Yörükoğlu, Atalay (2004). “Zekâ Nedir?”
2- http://www.radikal.com.tr/teknoloji/yapay_zeka_ilk_kez_turing_testini_gecti-1196264

*Bu yazı 2014 yılında Kirpi edebiyat ve düşün dergisinde yayınlanmıştır.
http://www.kirpiedebiyat.com/yapay-zekadan-sonsuz-yasama-ahmet-cihan-akinca/


ZAMANIN DOĞASI YA DA DOĞANIN ZAMANI


M.Ö. beşinci yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Parmenides’in fikirleri, tarihteki diğer idealist filozoflarla benzerlik taşıması açısından sıradan gibi görünse de, fikirlerini temellendirmek için ortaya koyduğu örneklemeler günümüzde bile kafa karıştırmaya devam eder. Parmenides hareketin ve değişimin aslında olmadığını, görünenin yalnızca yanılgıdan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Bu fikir çok tanıdıktır aslında. Nazım’ın bir şiirinde “Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?” dediği ortaçağ filozofu Berkeley, Lenin’in Materyalizm ve Ampriokritisizm adlı eserinde onca siyasal meşguliyetine rağmen yine de felsefe ve bilimin sınırlarında cebelleşip durduğu Ernst Mach gibi filozoflar da benzer şeyleri savunmuşlardır tarihte.

Parmanides’in en parlak öğrencisi Elealı Zenon’dur. Platon’un Parmenides adlı eserinde yazılana göre Parmenides ömrünün sonlarına merdiven dayamışken Zenon 20’li yaşlardadır. Hatta genç ve yakışıklı Zenon ile aralarında sevgili ilişkisi olduğuna dair bir cümlesi de vardır Platon’un. Zenon, hocasının değişim ve hareketin yanılsamadan ibaret olduğunu savunan görüşlerini desteklemek üzere dört meşhur paradoks ortaya atmıştı. Aslında bunlara paradoks değil de akıl oyunu demek daha doğru olmasına rağmen yerleşmiş literatüre uyarak paradoks diyelim. Bunlardan en ünlüsü “Aşil ve Kaplumbağa paradoksu” olarak bilinir. Zenon, hikayeye fiziksel gücü efsaneleşmiş bir kahraman olan Aşil’i de katarak (Akhilleus) şöyle bir düşünce deneyi ortaya atar; Çok iyi bir koşucu olan Aşil, kaplumbağa ile yapacağı bir koşu yarışmasında kaplumbağaya örneğin yüz metrelik avans versin. Yarış başladıktan kısa bir süre sonra Aşil’in kaplumbağayı geçeceğini düşünürsünüz. Belki de bunu görürsünüz. Ama bu gördüğünüz göz yanılgısından başka bir şey değildir! Aşil, kaplumbağa ulaşmak için önce yolun yarısını kat etmeli. Sonra kalan yolun yarısını kat etmeli, sonra kalan yarısını, sonra kalan….. Bu böyle sonsuza dek sürüp gider. Değil mi?! Böylece Aşil aslında kaplumbağayı hiçbir zaman yakalayamaz. Sizin gördükleriniz göz yanılgısından başka bir şey değildir…

Platon’un Parmenides eserinde Sokartes, Zenon ve Parmenides arasındaki diyaloglar yer alır. Aslında yaşadıkları dönem itibariyle bir tutarsızlık vardır yani muhtemelen Sokrates ve Parmenides hiç karşılaşmamıştır ama irdelediğimiz konu itibariyle bizim açımızdan bu önemli değil, biz Platon’un yalancısıyız… Anlatıya göre Zenon böylesi bir paradoksu Sokrates’e anlatır, Sokrates’in konuşmanın sonuna dek Zenon’u sessizce dinler, sonra hiçbir şey söylemeden kalkıp duvara dokunur ve tekrar yerine oturur.

Yukarıda aktardığımız mitolojik hikayeyi basitçe bir ok ve hedef olgusuna indirgeyebilir, atılan ok hiç bir zaman hedefe ulaşmaz diyebiliriz. Hatta Zenon “yolun yarısından sonra, kalan yolun yarısı” akıl yürütmesini “yolun yarısından önce, gidilmesi gereken yolun yarısı” şeklinde ifade ederek okun aslında aslında hiç bir zaman yaydan çıkamadığını da iddia eder. Zenon bu ifadesiyle hareketi, dolayısıyla zaman kavramını anlamsızlaştırmaktadır. Bu paradoks, matematikteki sonsuz yakınsak seriler kullanılarak çözülür, fakat matematiksel çözümünü burada yazmayı gerekli görmüyorum çünkü tartıştığımız noktada, değişim, hareket ve yanılgı ile ilgili garip bir kavram vardır; zaman..

Zaman nedir? “An”ların toplamından ibaret değil midir? An nedir? Eğer an sonsuz küçük birimdeki zaman ise, bu anlar sonsuz kere toplanıp mesela 1 saniye, yine sonsuz kere toplanıp 2 saniye mi oluyor? Yoksa zaman tıpkı Zenon’un iddia ettiği gibi bir yanılgıdan ibaret midir?

Zaman ile uzayı birleştiren ilk düşünür Einstein olmasa da, uzay-zaman kavramı onunla birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Matematikçi Hermann Minkowski bu fikrin matematiksel temelerini oluşturmuştu. Öncesinde bazı edebiyat eserlerinde de karşılaşılır; Edgar Allen Poe “Evreka” eserinde “zaman ve uzay birdir” demişti, Marcel Proust ve Schopenhauer de benzer düşünceleri dile getirmişlerdi. Einstein’e göre zaman, birleşik uzay-zamanın bir boyutudur. Diğer üç uzay boyutuyla bağımsız düşünülemez, hep birlikte bükülür ya da yamulurlar. Her kütle, büyüklüğü ölçüsünde uzay-zamanı büker der Einstein. Mesela dünya büyük bir kütledir ve tıpkı gergin bir çarşaf üzerine konan bir güllenin, çarşafın orta kısmına eğim vermesi gibi dünya da uzay-zamana eğim verir der. Bunu demiş de, bu kanıtlanmış bir gerçeklik midir? Evet, kanıtlanmıştır. Çok hassas atomik saatler kullanılarak yapılan ölçümlerde, örneğin bir gökdelenin en üst katında ve en alt katında saatlerin farklı çalıştıkları gözlenmiştir. Alt kattaki saat daha yüksek bir çekim kuvvetine maruz kaldığından üst kattakine görece daha yavaş çalışır. Mühendisler dünya çevresine ilk GPS (Global Pozisyon) uydularını gönderdiklerinde bir türlü doğru çalıştıramamışlardır çünkü uydudaki ve yerdeki saatler bir türlü senkron olamamış ve hatalı ölçüm sonuçları almışlardır. Ta ki Einstein’ın ilgili denklemlerine başvurup “yukarıdaki” saatleri ayarlayana kadar. Zamanın göreliliği ile ilgili bir diğer meşhur örnek ikizler paradoksudur. 20 yaşındaki ikizlerden biri ışık hızının %99 hızında hareket eden bir uzay gemisiyle uzaya gönderilir, diğeri dünyada kalır. Tam 10 yıl sonra uzay gemisi dünyaya döndüğünde, dünyadaki kardeşin yaşı 30 iken seyahat edip dönen kardeş 21 yaşında olur. Sağduyumuza aykırı bu garip durum, ışık hızında yol alan cisimler için zamanın durması, ışık hızına yaklaştıkça da zamanın yavaşlamasına dair düşünsel bir deneydir. Hızlı yaşa genç öl dedikleri bu olsa gerek..

Zamanın fiziksel bir gerçeklik olarak tartışılmasının yanı sıra bir de algımız tarafından kavranan farklı bir tarafı vardır. Öğretmenlerimiz okul çağlarımızda bize zamanın aslında göreli olduğu fikrini anlatmaya çalışırken “bir şeylerle uğraştığınızda zaman su gibi akıp gider ama boş boş oturduğunuzda vakit hiç geçmez” derlerdi. Çok meşgul birisi için değerli olan zaman, meşguliyeti olmayanlar için “vakit öldürmek” eyleminin konusudur ancak. Mutlu anlarımızda su gibi akıp giden zaman, üzüntülü anlarımızda adeta demir atar. Zaman kavramı bir yana, zamanın kendisiyle bile her zaman bir alıp veremediğimiz olmuştur. Toplumsal ilişkiler karmaşıklaştıkça, uzmanlaşma ve toplumsal iş bölümü arttıkça iyice düşman kesildik zamana. Ömrümüzün aşağı yukarı ilk yarısını kendimizi eğitmek ve toplumsal üretime katılabilmek adına heba ettiğimiz düşünülünce zamana düşman olmamız çok anlaşılır geliyor. Halbu ki o öylece akıp gidiyor, bizim onun hakkında ne dediğimize bakmaksızın. İnsan algısındaki zaman ile evrensel bir senkron olarak zaman, yani fiziksel gerçeklik olarak zaman pek ilgisizdir. Fiziksel gerçeklik olarak zamanın göreliliği, bizim algımızdan ve psikolojimizden bağımsız olarak, yüksek hızlar ve yüksek kütle çekimi kuvveti tesiri altında zamanın yavaş akmasından ibarettir.

Anlıyoruz ki fizikçilerin hepsi olmasa da önemli bir kısmı zamanı bir gerçeklik olarak algılıyor, bütün hesaplarını bunun üzerine kuruyorlar. “An” yani olası en küçük zaman biriminin bir karşılığını bile bulabiliriz fizik biliminde. Buna planck zamanı denir ve yaklaşık olarak bir saniyenin beş kere milyarda biri kadar kısa bir süredir (5,39×10^-44 saniye). Evrendeki en yüksek hız olan ışık hızının evrendeki en küçük uzunluk olan planck mesafesine oranından hesaplanır. Planck mesafesi de ilginç bir şeydir; hiç bir maddi varlık bu mesafeden daha kısa olamaz. Teoriye göre uzay dev bir ızgara gibi kesik kesiktir ve her bir kesik planck uzunluğu boyutunda kuantalanmıştır (ayrılmıştır/ayrıktır). Son zamanlarda cehalet gizleme maksadıyla kullanılan, garip metafizik alanların olmazsa olmazı ve pek popüler “kuantum” sözü de buradan gelir aslında.

An kavramının bu şekilde sınırlandırılması mantıklı mıdır? Acaba Planck zamanından daha kısa süren bir olay yok mudur? Sonsuz küçük zaman söz konusu olamaz mı? Yoksa zaman boyutu aslında yok ve biz değişimi ölçeklendirmek için mi uyduruyoruz?! Geniş bir pencereden baktığımızda, uzaydaki devinimin insan algısındaki karşılığından başka bir şey değil gibi görünüyor zaman. Einstein’e göre uzay-zaman bükülür demiştik, peki zaman değişimin ölçüsü ise bu durumda sadece uzayın bükülmesi şu bahsettiğimiz değişimin ölçüsünü değiştirmez mi? Çok elastik ve kalın bir cetvel üzerinde sabit hızla yürüyen bir karınca düşünelim, cetvelin iki ucunu tutup aşağı doğru bükersek karıncanın yolu uzar ve daha çok yürümek zorunda kalır. Benzer şekilde cetvelin iki ucunu tutup yukarı doğru bükersek karıncanın yolu kısalır ve daha çok yürümek zorunda kalır. Karıncanın kat etmesi gereken yolu arttırıp azalttığımızda daha uzun süre yürüdüğünü ya da daha kısa süre yürüdüğünü görürüz. Karıncanın yürüme “zaman”ını karıncanın “uzay”ına müdahale ederek değiştirdik. Bu durumda zamanı ayrı bir boyut olarak ifade etmek gerçekten bir yanılsama olarak görünmüyor mu?

Zaman konusundaki farklı seslerden birisi de rölativite konusunda uzman bir fizikçi olan Julian Barbour. Çalıştığı konular itibariyle zaman kavramını gerçekten çok iyi tanıyan Barbour, son yıllarını zamansız fizik üzerine çalışarak geçirmekte. Bir çok denklemden zaman kavramını çıkarabilmiş, bu yolla bazı fizik denklemlerini sadeleştirebilmiştir. Şöyle der Barbour; “Zaman eşyaların pozisyonlarını değiştirme ölçüsünden başka birşey değil. Bir sarkaç sallanır, saatin kolları ilerler..” Ama nedense bizim ülkemizde Barbour’un teorilerine rağbet edenler daha çok deistik bir kanıt bulma çabasında olanlardır.

Zaman konusunda bilim son sözü söylemedi henüz. Zamanın bir başlangıcı ve sonunun olup olmadığı, gerçekten ayrı bir boyut olarak kabul edilmesinin doğru olup olmadığı yalnızca bilimcileri değil aynı zamanda felsefecileri de meşgul eden bir konu. Yıllardır kabul ettiğimiz kavramları değişikliğe uğratmak hiç birimiz için kolay değildir. Sağduyularımıza saplanıp kalmadan, aykırı sorgulamalardan kaçınmadan, görünen ve gerçekte olan arasındaki farkı görebiliriz ancak. Felsefenin en temel sorgusu bize göre varlığın nedenine dair sorgusudur. Hiç bir şeyin olmaması daha olağan görünüyorken varlık niçin var olmuştur? Yoksa kaçınılmaz olan varlık mıdır? Varlık öylece vardır ve bir neden aramak gereksizdir diyebilir miyiz? Felsefe bu temel sorulara cevap ararken bilimin gidebildiği yere kadar gider ve bilimin üzerin basıp yükselerek ötede ne olduğunu anlamaya çalışır. Bu anlamda eğer zamanı felsefece sorguluyorsak bilimin zemininden kaymadan ve bilimin birikimine ters düşmeden yapmalıyız. Zamanın varlık ile dolaysız ilgisini, böyle bir boyutu fiziksel bir gerçeklik olarak varsaymasak bile değişimin getirdiği bir zorunluluk olarak göz ardı etmememiz gerektiği ortada. Bu anlamda varlık sorunda zaman, kilit önem taşımaktadır. Şair’in de dediği gibi;

“Her şey değişip akmada,
bu hâl beni hayran bırakmada..”

*Bu yazı 2014 yılında Kirpi edebiyat ve düşün dergisinde yayınlanmıştır. http://www.kirpiedebiyat.com/zamanin-dogasi-ya-da-doganin-zamani-ahmet-cihan-akinca/

UNDERSTANDING ARTIFICIAL NEURAL NETWORKS

NATURAL NEURAL NETWORKS A natural neural network is composed of connections between neurons. The human brain has approximately 86 billion ne...